OLEYİS’İN YENİ ANAYASA’DA YER ALACAK ÇALIŞMA HAYATI İLE

İLGİLİ HÜKÜMLERE İLİŞKİN ÖNERİLERİ:

OLEYİS, 1947’den bugüne uzanan serüveninde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iki anayasasının da yapımı ve uygulamasına şahit olmuştur. Her ne kadar sözü edilen anayasal metinlerin her ikisi de kendilerini önceleyen askeri müdahalelerden izler taşımaktaysa da, 1961 Anayasası çoğulcu, özgürlükçü yanları ile 1982 Anayasası ise baskıcı, dogmatik yanları ile öne çıkartılmıştır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti sivil, demokratik, herkese eşit mesafede duran, her tür ayrımcılık ve imtiyazın karşısında olan, çoğunlukçu değil çoğulcu nitelik taşıyan, özgürlükleri tanıyan ve gözeten, koruyucu, kollayıcı, yol gösterici olduğu kadar bireysel özel alanlara saygı göstermeyi de bilen bir anayasa yapma çabası içinde ciddi bir sınav vermektedir.  Unutulmamalıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti Milli Mücadele yıllarından bugüne uzanan süreçte ciddi bir tarihsel, siyasi, iktisadi ve sosyolojik birikimin ürünüdür ve bu bağlamda özellikle korunması gereken tarihsel bazı değerlerin ve prensiplerin koruyucusu olma misyonuna sahiptir. Muhteviyatları, taşıdıkları anlam itibariyle, zaman ve coğrafya farkı gözetmeksizin tüm zamanların ve tüm insanların çağdaşlaşması yolunda izlemesi gereken adımlara işaret eden Atatürk İlke ve Devrimleri ile sosyal piyasa ekonomisi gereklerini izlemek bu yolda olmazsa olmazdır. Asya, Avrupa ve Ortadoğu’nun bileşkesinde Anadolu toprakları Doğu ve Batı’nın kültürel mirasının da taşıyıcısı konumundadır. Bu hayati önem taşıyan hususlar bir arada düşünüldüğünde, geçmişe kökleriyle bağlı; ancak yüzünü geleceğe dönmüş, cumhuriyetten, demokrasiden, erkler ayrılığından ve laiklikten taviz vermeyen, etnisite temelli ayrımcılığın karşısında ve bu bağlamda ‘Türkiye vatandaşlığı’ anlayışına sıkı sıkıya bağlı, Misak-ı Milli’nin işaret ettiği yolda vatan ve milleti ile bölünmez bütünlük ve tam bağımsızlığı savunan sivil bir anayasa toplumun tüm kesimlerinin özlemidir. İşte tüm bu değinilen hususlar ışığında, OLEYİS’in bu yeni anayasa özlemine cevaben, anayasal metnin içereceği çalışma yaşamına ilişkin hükümler bağlamında getirdiği öneriler şunlardır:

  • Yapılacak tüm anayasal düzenlemeler ‘Hakkın esas, sınırlandırmanın istisna olduğu’ anlayışı çerçevesinde kurgulanmalıdır.

  • Türkiye Cumhuriyeti’nin bir sosyal devlet olduğu ve bunun mevcut anayasanın değiştirilemez hükümlerinden olduğu göz önünde bulundurularak, iktisadi olan lehine sosyal olandan feragat etme çabası içine girilmemelidir.

  • Devletin temel görevleri arasında, ayrım gözetmeksizin her vatandaşa özellikle çalışma hayatına girişte ve çalışma hayatına girerken belirleyici olan örgün/mesleki eğitim konularında fırsat eşitliği sağlama sayılmalı ve bu bağlamda devletin sosyal adaleti sağlama vasfına vurgu yapılmalıdır.

  • Devletin hem insanın – çalışanın ekonomik ve sosyal menfaatlerinin korunması babında- maddi manevi varlığını geliştirmesi hem de çalışma hayatında maruz kaldığı koşulların iyileştirilmesi anlamında çok boyutlu bir görev üstlenmesi gereğine vurgu yapılmalıdır.

  • Eşitlik ilkesine, kanun önünde eşitlik anlamında değinilmesine ek olarak, yukarıda anılan fırsat eşitliğine vurgu yapılarak açık bir ayrımcılık yasağı getirilmeli ve böylelikle bu husus anayasal güvenceye kavuşturulmalıdır. Getirilecek ayrımcılık karşıtı hükümler eliyle, işe girişte, eğitim olanaklarından yararlanmada, sosyal güvenlik haklarından yararlanmada, işten çıkarmada, terfi-atama-kademe ilerlemesi vb durumlarda çalışanlar arasında hiçbir surette ayrım yapılmaması; dil, din, ırk, etnik köken, yaş, cinsiyet gözetmeksizin her çalışana eşit muamele yapılması gereğinin altı çizilmelidir. Bu bağlamdaki ‘ayrımcılıkla mücadele’ devletin görevleri arasında sayılmalıdır.

  • Çalışma yaşamında kadın-erkek eşitliğine özel vurgu yapılmalıdır.

  • Zorla çalıştırma(angarya) yasağı yeni bir lafza kavuşturularak bugünün dünya düzeninin yarattığı yeni köleci anlayışa karşı olunduğu vurgulanmalı, bunun bir devlet politikası olarak algılandığı ifade edilmelidir.

  • Çocuk istihdamı açıkça yasaklanmalıdır. Bu yasağa uymayanlar için ciddi, hukuk devleti vasfına yaraşan cezai müeyyideler öngörülmelidir.

  • Devletin görevleri arasında çalışanın fiziksel, ruhsal ve sosyal iyi olma haline ilişkin koruma ödevi sayılmalıdır.  Bu kapsamda mobbing ile mücadele çağı yakalama yolunda mevzuata alınmalıdır.

  • Mevcut kanunda dernek kurma hürriyetine ilişkin Devlet memurlarına ‘görevlerinin gerektirdiği ölçüde’ getirilen sınırlama kaldırılmalıdır.

  • Mevcut kanunda toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı başlığı altında düzenlenen başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla söz konusu hakkın sınırlanması anlayışından vazgeçilmelidir.

  • Devlet, çalışanın endüstri ilişkileri bağlamında işveren karşısındaki görece dezavantajlı konumu sebebiyle devlet eliyle korunmasına çalışma ve sözleşme hürriyeti kapsamında vurgu yapmalı, çalışanın ekonomik ve sosyal menfaatlerinin iş hukuku vasıtasıyla devlet eliyle de gözetileceği ifade edilmelidir.

  • Devletin, çalışanların hayat standardını yükseltmeye, ulaşılan hayat standardının korunmasının sağlanmasına, bu standardın sürdürülebilir kılınmasına yönelik tedbir almasının temel görevlerinden kılınması gereklidir.

  • Devlet, sosyal içerme anlayışına uygun düşecek biçimde, koruma şemsiyesini çalışanlar ve işsizlere ek olarak dezavantajlı/korunmaya muhtaç grupları da kapsayacak biçimde genişletmeli ve bu grupları da zamanın gereklerine uygun düşecek biçimde anayasal statüye kavuşturmalıdır. Sosyal dışlanma ile mücadele edilmeli ve bu husus anayasada yerine almalıdır. Bu yolda, sosyal koruma modelleri geliştirilmelidir.

  • Yoksunluk, yoksulluk ve muhtaçlık ile mücadele benimsenmelidir. Bu mücadelede sosyal devletin vatandaşlarına sunduğu tüm olanaklar dünya normlarında olmak durumundadır.

  • Çalışanı, işsizi ile tüm vatandaşların maddi ve manevi varlığının gözetildiğine, bu yolda işsizliğe ilişkin kapsamlı tedbirler alındığına vurgu yapılmalıdır.

  • Devletin aktif ve pasif tüm istihdam politikalarının uygulayıcısı konumunda olduğuna vurgu yapılmalıdır. Bu bağlamda, global ölçekte rekabet edebilme yolunda sürekli eğitim olanaklarının sağlanarak işgücünün vasıflı hale getirilmesinin yanında, eğitim politikalarıyla işgücü piyasası politikalarının eşgüdümlenmesi itibarıyla vasıf kazandırılan işçilere istihdam olanaklarının yaratılmasının da görev edinilmesi gerektiğine vurgu yapılmalıdır.

  • Üretimin sağlıklı biçimde yapılması ve ülke refahına katkıda bulunabilmesi için, sosyal tarafların parçası olduğu ifade edilen sosyal diyalog ortamının yaratılması gereğine vurgu yapılmalı, bu 21. Yüzyıl kavramına anayasal nitelik kazandırılmalıdır. Devletin hamiliğinde sosyal tarafların etrafında buluştuğu masanın, bu yolla yaratılan sosyal diyalogun çalışma barışının vazgeçilmez bir parçası olduğunun altı çizilmelidir. Bu yolla sağlanacak çalışma barışı sürekli, kalıcı ve sürdürülebilir kılınmalıdır.

  • Aynı zamanda ve aynı işkolunda birden fazla sendikaya üye olmaya ilişkin yasağın kaldırılması ancak ve ancak 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nun yetki ile ilgili 12. maddesinde aynı işkolu için öngörülen %10, aynı işyeri için öngörülen yarıdan fazla üye koşullarının kaldırılması ya da daha anlamlı ve gerçekçi bir alt sınıra taşınması yolu ile gündeme alınmalıdır. Aksi halde,  aynı zamanda ve aynı işkolunda birden fazla sendikaya üye olamamaya ilişkin hüküm mevcut anayasadaki haliyle yeni anayasada da muhafaza edilmelidir.

  • Toplu sözleşme yapma yolunda yetki alabilmek için, bir işverenin sahibi olduğu işyerlerinin tümünde, o işyerlerinde çalışan toplam işçi sayısının yüzde ellisinin üzerinde örgütlü olma zorunluluğunun bireysel nitelik taşıyan anayasal statüdeki örgütlenme hakkının kullanımı önünde ciddi bir engel teşkil ettiği ortadadır. Bu örgütlenme koşulunun işverenin sahibi olduğu tüm işyerlerine bakılmaksızın her bir işyeri özelinde ayrı ayrı uygulanması ya da yeni anayasada bu düzenlemenin tamamen ortadan kaldırılması düşünülmelidir.

  • Silahlı Kuvvetler personeli haricindeki kamu görevlileri için örgütlenme hakkının uluslararası sözleşmelere uygun düşecek biçimde koşulsuz şartsız sağlanması; ancak –her ne kadar bu hakkın fiili kullanımına engel olacaksa da- ilgili görevlilerin grev haklarının tanınmasının zamana bırakılması düşünülebilir. Bu kapsamda, bu anlayışa uygun düşecek biçimde, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu’nun 15. maddesinde sayılan unsurlardan kamu güvenliği açısından sorun teşkil eden, kamusal hizmet sürekliliğini sekteye uğratacak olanlar haricinde kalan TBMM-Cumhurbaşkanlığı-MGK Genel Sekreterlikleri, yüksek yargı, YÖK, yükseköğretim, ceza infaz kurumu personeli ile bürokratlar, mülki idare amirleri, merkezi denetim elemanları ve özel güvenlik personeline ilişkin örgütlenme yasağının kaldırılması gereklidir.

  • Bir önceki maddede anılan alanlarda çalışan memurlar haricindeki memurlara grev hakkı işçilere koşut biçimde tanınmalıdır.

  • Sendika kurma hakkı yeni anayasada emeklileri de kapsayacak biçimde genişletilmelidir. Sendikal örgütlenme hakkı tüm kesimlere tanınmalı, hak talebinde bulunma, hak arama imkanı sosyal devlet çatısı altında her ülke vatandaşına sunulmalıdır. 

  • İşçi-işveren arası ilişki eşitler arası bir ilişki olmadığından; işçi yukarıda anıldığı biçimde emeğinden başka sürece katacak hiçbir şeyi olmayan, mülksüz, birikimsiz; görece dezavantajlı bir konuma sahip olduğundan, lokavt, grevin simetriği gibi sunulan bir hak olmaktan ziyade, mevcut anayasadaki gibi işverene anayasa ile tanınan bir yasal hak/imkan biçiminde düzenlenmelidir.

  • Grev hakkı ve lokavt yasağına ilişkin olarak mevcut anayasada yer alan ‘iyi niyet kurallarına aykırı tarzda’ ve ‘milli serveti tahrip edecek biçimde’ ibareleri korunsa bile ‘toplum zararına’ ibaresinin sınırlandırma kriterleri arasından çıkarılması gerekmektedir. Hiçbir grev ya da lokavt yoktur ki, topluma zarar vermeyi hedeflesin. Bu tür bir kavrayışta sorun bu araçlara neden başvurulduğunu ve ne hedeflendiğini göz ardı eden zihniyettedir. Sınırlama hükmü bu haliyle suistimale müsaittir.

  • Grev hakkının kapsamı yalnızca toplu iş sözleşmesi yaparken ortaya çıkacak uyuşmazlıkları çözmeye dönük menfaat grevi ile sınırlı kalmamalı, bunun dışındaki durumları da(toplu sözleşmenin uygulanmasından doğan sıkıntıları da) kapsayacak biçimde; hak grevlerini de içerecek biçimde genişletilmelidir.

  • Grev uygulanan sendikadan işçilerin işyerini uğrattığı maddi zarardan sendika sorumlu tutulmamalı ya da bu husus sendikanın işveren ile birlikte sorumlu tutulması biçiminde düzenlenmelidir. Bu zarar tazminine ilişkin yükümlülüğün sendika üzerinde kalması durumunda ise, sendikanın bu özel durumu finanse etmeye ilişkin bir araç (örneğin bir fon) geliştirmesi ihtimali üzerinde durulmalı ve buna ilişkin yasal düzenleme öngörülmelidir.

  • Siyasi amaçlı grev ve lokavt ve de işyeri işgalinin mevcut anayasadaki yasaklı konumu sürdürülse dahi, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, iş yavaşlatma ve verim düşürme yasadışı olmaktan çıkartılma, yasal ve hatta anayasal nitelik kazanmalıdır. Mücadele araçları çeşitlenmeli ve böylelikle sendikal özgürlüğe ilişkin kısıtlamalar – kısıtlamanın istisnai olduğu anlayışına uygun düşecek biçimde- azaltılmalıdır.

  • İşçinin emeğinin karşılığı olan ücretin, gelirin adil dağılımını gözeten, eşit değerdeki işe eşit ücret ilkesine uyan, insan onuruna yakışır bir hayat standardının karşılığı olan bir gelir türü olarak tanımlanması gerekmektedir. Yoksulluk ve açlık sınırı gözetilerek, çalışanın maddi ve manevi varlığını geliştirmeyi mümkün kılan, yalnızca işçinin kendisinin değil, aynı zamanda ailesinin de asgari yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanmasını gözeten bir sosyal ücret tanımının anayasal metin içinde yer alması önemli ve bir o kadar da gereklidir.

  • Asgari ücretin tespiti ülkenin ekonomik durumu göz önünde bulundurularak değil, işçinin ve ailesinin yaşamsal ihtiyaçları, harcama/tüketim kalıpları göz önünde bulundurularak gerçekleştirilmelidir. Unutulmamalıdır ki, iktisadi olan lehine sosyal olandan vazgeçmek uzun vadede sosyal patlamalara varan toplumsal huzursuzlukların tetikleyicisi olacaktır. Bu yolda, mevcut anayasadaki asgari ücret hükmünün de yeni anayasada düzenlemeye tabi tutulması kaçınılmazdır. Tüm çalışanlar paternalist ve korumacı bir anlayış ile gözetilmelidir. Bölgesel asgari ücret uygulamasına ilişkin yasak getirilmelidir.

  • Kayıtdışı ile mücadele işgücü piyasasının en kilit meselelerinden biri olduğundan bu meseleye anayasal nitelik kazandırmak, piyasanın bu yumuşak karnı ile etkin mücadeleye girme yolunda atılacak hayati bir adımı teşkil edecektir. Kayıtdışı çalışanların kayıt altına alınması gerek kayıtlı çalışanlar ile aralarındaki eşitsizliğin giderilmesi gerekse istihdam maliyetlerinin tüm işverenler tarafından eşit biçimde ödenmesi ile sağlanacak çalışma barışına hizmet edecektir.

  • Yasal düzenlemesi itibariyle yıllardır tartışmaya konu olan kıdem tazminatı uygulaması anayasal nitelik kazanmalı, bu alan ile ilgili yapılacak düzenlemeler sosyal tarafların katılımıyla anayasayı hazırlık sürecinde nihai hale getirilerek kıdem tazminatı sürekli tartışmaya açılan bir konu olmaktan çıkartılmalıdır.

  • Üçlü Danışma Kurulu, Ekonomik ve Sosyal Konsey gibi kurumlardan birine sosyal diyalog uygulamalarının etkin biçimde yürütülmesi yolunda anayasal nitelik kazandırılmalı ve sağlıklı işlemeleri diğer yasal düzenlemeler öngörülerek sağlanmalıdır. Unutulmamalıdır ki, çalışma hayatına içkin sorunların çözümlenmesinde üçlü istişare evrensel olarak kabul görmüş bir yöntemdir. Bu yöntemin anayasal nitelik kazanması da çağa ayak uydurma yolunda bir gerekliliktir.

  • Atipik/esnek istihdam modelleri –şayet anayasal mevzuata alınacaksa- iş güvencesinden taviz vermeye olanak sağlayan yasal boşluklar yaratılarak değil, çalışanların menfaatlerini korumayı odağa alan bir anlayışla düzenlenmelidir. Bunun sosyal devlet olma gereği olduğu dikkate alınmalıdır. Unutulmamalıdır ki, söz konusu modeller Türk İş Hukuku’na kazandırıldığı günden bugüne uygulamada çalışanların menfaatlerinden çok işverenlerinkine hizmet etmiş, suistimale açık istihdam biçimleri yaratmış, gerek özlük gerek emeklilik hakları bağlamında henüz yanıtlanmamış pek çok soruyu beraberinde getirmiştir. Bu nedenledir ki, esnek çalışmanın anayasal güvence altına alınmasının bu aşamada gerekli olup olmadığı üzerinde özellikle durulmalıdır.

  • Taşeronlaşma ile çalışma yaşamında iş güvencesinden yoksun, düşük ücretle kötü çalışma koşullarında çalışan, sendikalaşmanın dışında kalan hatırı sayılır sayıda işçi istihdam edilmeye başlanmıştır. Esnek çalışma modellerinden biri olarak algılanabilecek taşeronlaşma/ödünç-geçici iş ilişkisi, sendikalaşmaya karşı karakteri gözetilerek azaltılmalı, zor koşullara bağlanmalı, tüm bunlar yapılamıyorsa mevzuat dışı bırakılmalıdır. Bu bağlamda, asıl işveren-alt işveren ilişkisi çalıştırılan taşeron işçiler özelinde tekrar ele alınmalı, sözü edilen işçilerin özlük hakları başta olmak üzere çalışma koşulları titizlikle düzenlenmelidir.

  • Global anlamda tüm dünya devletlerinin üstesinden gelme çabasında olduğu işsizlikle mücadele için yeni araçlar geliştirme görevi açık biçimde tanımlanmalı, işsizlik sigortasından yararlanma koşulları bu anayasal güvenceye büründürülen husustan hareketle yasal düzenleme ile kolaylaştırılmalıdır.

  • Çalışma hayatına ilişkin kurulan fonların kuruluş amaçları dışında kullanımına yasak getiren anayasal hükümler geliştirilmelidir.

  • Sosyal güvenlik konusunda ILO’nun sözleşmelerinde yer alan 9 sigorta kolunun sayılması ve henüz uygulamada olmayan aile sigortası uygulamasının hayata geçirilmesi uluslararası sosyal standartların izlenmesi ve bunların anayasal teminata alınması anlamında önemlidir.

  • Yeni anayasada ‘Sakat’ kelimesi yerine ‘Engelli’ kelimesinin kullanılması söz konusu kesimin rencide edilmemesi noktasında muhtemeldir ki daha isabetli bir terminoloji kullanımına hizmet edecektir. Sağlıklı bir toplum yaratabilmenin yolunun ayrım gözetmeksizin sağlıklı fertler yetiştirmekten geçtiği anlayışından hareketle, yeni anayasada yerini bulacak engellilere yönelik bir sosyal içerme vurgusu çağın gereklerini karşılayan aynasal bir gerekliliktir.

  • Özellikle işgücü piyasasından çekilme döneminde devletin vatandaşlarına sunacağı sosyal güvenlik şemsiyesi hayati önem teşkil etmektedir. Bu yolda, yasada yerini bulan belli sosyal güvenlik uygulamalarının anayasal teminat altına alınması göz önüne alınabilir. Özellikle sağlığın özelleşmesine sosyal devlet anlayışına ters düştüğü ölçüde dur demeyi mümkün kılacak bir koruyucu sağlık uygulama anlayışının anayasada yerini bulması bu itibarla dikkate alınabilir.

  • Yurtdışında çalışan Türkler için mevcut anayasada yer alan hükümlere ek olarak özlük haklarının korunması ve sağlık bütünlüklerinin gözetilmesi konularında ek ibareler getirilip ek sorumluluklar alınabilir.
  • Sosyal devlet olma anlayışı ile bağdaşmayan, bu anlayışa zarar veren mevcut anayasadaki 65. Madde muhtevası anlamında kaldırılmalı, yeni anayasada yerini almamalıdır.

  • Milletlerarası antlaşmalar ile ilgili maddeye yeni anayasada ILO ile ilgili özel bir hüküm eklenmeli, Türkiye Cumhuriyeti’nin ILO ile olan ilişkileri anayasal bir niteliğe büründürülmelidir.

  • Sendikaların gelirlerinin Devlet bankaları dışında özel bankalarda da varlıklarını tutabilmeleri; ancak bu konuda mali şeffaflık çerçevesinde beyan yükümlülüklerine tabi tutulmaları anayasada düzenlenebilir.

  • Pozitif ayrımcılık anlayışı uyarınca çalışma hayatına kadın kotaları getirilerek bu husus anayasal niteliğe büründürülebilir.

  • Çalışma yaşamına ilişkin hükümler arasında istihdamı arttırmak hedefinden ziyade tam istihdam sağlamak gibi vizyon sahibi olmayı ve uzun erimli çalışma yaşamı politikaları izlemeyi gerektiren bir hedef anayasada yerini almalıdır.

  • Sendikal hakların ancak olağanüstü koşullarda kısıtlanabileceğine dair bir anayasal hüküm yeni anayasada yerini alacaksa, sendikal özgürlüklerin özüne dokunmadan sınırlama gelebileceğine dair bir hüküm koymak evrensel bir hukuk kaidesinin anayasal teminat olarak sunulmasına hizmet edecektir.

  • Sendikal örgütlenmeye açık ya da örtülü biçimde tavır alan, sendikal örgütlenmeyi yok etmeye çabalayan işverenlere ait işyerleri için anayasal çerçevede cezai müeyyide/tazminat öngörülmesi şarttır. Örgütlenme bir hak, çalışanların ortak sorunlarından hareketle işyerlerindeki koşulların iyileşmesine yönelik ortak talepte bulunması ise sağlıklı bir çalışma ortamı yaratılması yolunda kaçınılmazdır. Buna rağmen, sendikal örgütlenmenin işveren tarafından çalışma barışını bozan bir tehdit unsuru olarak algılanması devlet eliyle önüne geçilmesi gereken bir husustur. Devletin endüstri ilişkilerindeki regüle edici, kural koyucu ve hatta arabulucu rolü dikkate alınmalı, bu husus bu çerçevede düzenlenmelidir.

  • Sendikal örgütlenme işveren açısından ele alındığında sıklıkla başlı başına bir maliyet meselesi olduğu vurgulanmaktadır. Bu önkabulden hareket edilirse, sendikal örgütlenmenin olduğu işyerlerinin sahibi işverenlere bir tür pozitif ayrımcılık yapılması ve bu işyerlerine özel istihdam yüklerinin hafifletilmesi, vergi avantajlarının sağlanması vb. kolaylıklar sağlanması sendikal örgütlenmeye devlet eliyle arka çıkılmasına hizmet edecektir.

  • Sendikal örgütlülük kapsamında yer almayan örgütsüz işçilerin toplu iş sözleşmelerinden yararlanmasına olanak sağlayan yasal mevzuat kurgulanırken, sendikal yapıların zayıflatılmasına imkan vermeyen bir düzenleme yapılmalıdır. Örgütlenme nasıl bir özgürlükse, örgütlenmeme de öyle bir özgürlüktür; ancak örgütlenmeden kaynaklanan menfaatlerin, ücret ve ek olanakların örgütlenmenin zorluklarına, maliyetine katlanmadan edinilmesinin örgütlü işçiler açısından adaletsiz bir durumun ifadesi olmasının önüne geçilmesi gerektiği aşikardır. Burada, sendikal yapıların zayıflatılmaması için hassas bir denge kurulması gerektiği atlanmamalıdır.

  • Bir işyerinde çalışmakta olan işçilerden sendikal haklardan yararlanmak üzere dayanışma aidatı ödemekte olan işçiler ile sendikal üyelik aidatı ödemekte olan işçiler arasında üyelik aidatı ödeyenler lehine bir pozitif ayrımcılık anlayışı geliştirilmesi önemlidir. Örgütlülüğün devlet eliyle teşviki, işveren karşısında tek başınayken görece dezavantajlı konumda olan işçinin aynı sıkıntılara maruz kaldığı işçiler ile birlikte hak talebinde bulunmasının desteklenmesi anlamına gelecek, bu da şüphesiz sosyal devlet olma vasfına yakışan bir hareket olacaktır.

  • Gerek iş mahkemelerinde görülen davalarda gerekse Yargıtay 9. hukuk dairesinde görülen davalarda, seri yargılama usulü de benimsenmiş olmasına rağmen, hem iş yükü fazlalığından hem de iş davalarının komplike özellik gösterebilen yapısından kaynaklanan bir dava sürelerinin uzunluğu sıkıntısı mevcuttur. Bu sebeple, dava süreçlerinin kısalmasını, yargılamanın kısa sürede sonuca bağlanmasını, hızlı karar alınmasını mümkün kılacak bir mekanizmanın geliştirilmesi göz ardı edilemeyecek bir gereklilik olarak algılanabilir.

  • Yetki işlemleri, sendikal örgütlenmede sendikalar ile devleti karşı karşıya getiren temel sıkıntılardan bir tanesini oluşturmaktadır. Bu alanda zaman zaman ortaya çıkabilen haksız yetki gaspı çabalarının önüne geçilmesi de büyük önem teşkil etmektedir. Bu husus her alanda şeffaflığın, izlenebilirliğin esas olduğunun kabul edildiği, elektronik ortam uygulamalarının yaygınlaştığı günümüzde hassasiyetle ele alınmalı, gerekirse yetki işlemlerine dönük yeni bir uygulama geliştirilmeli, bu alanda ortaya çıkan haksız işlemlere, hukuksuzluklara ciddi cezai müeyyideler öngörülerek yetki işlemlerinin sağlıklı biçimde yürüdüğünden emin olunmalıdır.

  • 21. yüzyıl, insanın yalnızca insanca yaşam ve çalışma koşulları ile değil, aynı zamanda doğal kaynaklar ile de sınandığı bir zaman dilimi olma niteliği taşımaktadır. Ekosistemin korunması, ekolojik dengenin gözetilmesi, çevre dostu tedbirlerin alınması artık sosyal sorumluluk vesilesi olmaktan çok yaşamı sürdürebilme vesilesi olma anlamı taşımaktadır. Ayakta kalma niyet ve arzusunda olan devletlere yaraşır biçimde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de bu tehlikenin farkına varması, bu hususu anayasal statü taşıyan bir hassasiyet meselesi haline getirmesi önemlidir. Bu husus, iş/üretim süreçlerinin de çevreye duyarlı biçimde geliştirilmesine hizmet edecek, bugünün gençleri, yarının yetişkinlerine ve daha da önemlisi gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmayı mümkün kılacaktır.

    Bu önerilerden hareketle, yeni anayasa hazırlık sürecine ilişkin tüm görüş, öneri ve yorumlarınızı aşağıdaki e-mail adresine yollamanızı önemle rica ederiz:

     bilgi@oleyis.org.tr